boşluk


Kapının tam dibindeydim. Sesleri duyabiliyordum, bazen kulak veriyordum bazen ise istemeden maruz kalıyordum. İçerideki sesler bir şekilde beni evin dolu olduğuna ikna edemiyordu ama ayrılamıyordum da eşiğin dibinden. Seslerin daha fazlasını, kişiselini belki de bekliyordum bir şekilde. Bana ait olmadıklarını biliyordum, o eşikte durmama izin verecek kadar olsa bile ait değildim konuşulanlara. Yine de eşikte beklemeye devam ettim. İçimde kalan umut parçası beni orada beklemeye bir şekilde mecbur bırakıyordu. Bacaklarımın titrediğini hissedebiliyordum, dizlerimde hafif yanmalar başlamıştı. Bir kadın kahkahası takıldı kulağımın dibine ve tekrarladı durdu kendini kafamın içinde. Ara sıra bir erkek sesi duyuyordum, sesleri çok nadir de olsa bastırabiliyordu. Bir kadın sesi, tiz, anlamsız bir kahkaha, dâhil olmadığım bir takım öykü parçaları, eşikteki yol arkadaşlarım bunlardan ibaretti. Hava kararıyordu git gide. Güneşin kırmızı batışını koridorun sonundaki küçük pencereden eşikten ayrılmadan izledim, son kez izliyormuşum gibi bir hüzün kapladı içimi. Karanlık bastırdıkça boşluktan bir o kadar korkmaya başladım. İçeri girmeliydim, derin bir nefes alıp bir parçası olmalıydım bu evin, bölük pörçük hikâyelerin. Beni aralarına almayacaklarını bilsem bile başımı eğip bir gölge olmayı kabul etmeliydim belki de. Güneş gitti, dizlerimin titremesi artmıştı. Hafif bir soğukluk vardı artık koridorda. Birtakım çocuk sesleri duyuyordum, çocuk ağlaması sesi derinden sarsıyordu beni. Seslerin en tiz noktasında bir şeyden emin oldum; boşluğuma, eşiğime, O’na veda etme vakti gelmişti. Umudumu parçalama isteğimle beraber, karanlığın verdiği korku ve cesaretle geri bir adım attım. Eşikten uzaklaştım. Parçası olmadığım öykülerin içinde bir gölge olmayı kendime yedirebilecek miydim? Sanmıyorum. Derin bir nefes aldım, o derin nefesin içinde birçok pişmanlık var, hissedebiliyordum. Bir adım, iki adım, üç adım, artık çok daha uzaktaydım. Bildiklerimden, bildiğimi sandıklarımdan ve asla bilmek istemediklerimden, olabildiğince daha uzaktaydım. İçimdeki ağırlık, pişmanlıklarımın anlamı git gide azalıyordu. Dışardaydım. Yüzüme hafif bir bahar rüzgârı vuruyordu. Bacaklarım titremiyordu, üzerimdeki üşüme ise rüzgârın hafif bir sarmalamasıydı artık sadece. Attığım her adımda yüzümdeki o hafif okşamayı hissediyordum, bana cesaret veren, pişmanlıklarımı attığım adımlarla ezmeme izin veren şey buydu. Özgürdüm. Yersiz, yurtsuz ama özgür. Ne boşluk ne eşik aklımdaydı. Rüzgârın sarhoşluğundaydım sadece. Plansız ve yurtsuz tek başına bir kız çocuğu; şimdi aklında ve kalbinde onu tatmin edecek amansız şeyin peşinde savrulup durmaya boyun eğmişti bir şekilde.

Yorumlar

Popüler Yayınlar